Sevgili okurlar,
Coğrafyamız Osmanlı idaresi altındayken, çok uluslu yapının yanı sıra farklı dinlerin bir arada yaşadığı bir düzen mevcuttu.
Bu yapı içerisinde her millet kendi örf ve adetlerini, kültürünü ve dinini özgürce yaşayabiliyor ve yaşatabiliyordu.
Bugün de ülkemizde yürürlükte olan Anayasanın 13. Maddesi bu topraklarda yaşayan tüm vatandaşların dini özgürlüğünü garanti altına alıyor.
Anayasanın 3. Maddesi ülkemizdeki hakim din olarak Ortodoks Kilisesi’nin statüsünü belirliyor, ama Kilise bağımsız ve idari olarak özerk olarak tanımlanıyor.
13. Madde ise ibadet özgürlüğü hakkını garanti altına alarak ülkedeki tanınmış dinlerin mensuplarına devlet müdahalesi olmadan ibadetlerini yerine getirme ve inançlarını örgütleme hakkı veriyor.
Ayrıca bizler, kader birliğini paylaştığımız İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada’daki Ortodoks Rum toplumuyla uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmış özel haklara sahibiz.
Nitekim Anayasanın 28. Maddesi uyarınca uluslararası anlaşmalar, iç hukuktan üstün sayılıyor.
Yani dini özerkliğimizi belirleyen 1913 Atina ve 1923 Lozan Antlaşması, Anayasa’nın getirdiği haklardan da öte açık bir biçimde dini alandaki özerkliğimizi belirliyor, bunu garanti altına alıyor.
Ancak ne olduysa, 1985’te Gümülcine Müftümüzün vefatının ardından Batı Trakya Türkleri olarak endi dini liderlerimizi belirleme hakkımız elimizden alındı.
Akabinde İskeçe ve Gümülcine’de cemaatimizin iradesi dışında devlet eliyle müftüler atandı, 1991’de çıkarılan yasa ile devlet resmen müftülerimi belirleme hakkımızı gasp etmiş oldu.
Biz de devletin haklarımızı gasp etmesine karşılık İskeçe ve Gümülcine’de kendi müftülerimizi seçtik.
Aradan 36 yıl geçti, müftü sorunumuz hala çözülmüş değil.
Aksine özerk olması gereken müftülüklerimiz Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı’na bağlı kamu dairelerine dönüştürüldü, hatta son kabul edilen yasa ile tayinli müftüler Genel Müdür seviyesinde tanımlandılar.
Yani dini özerkliğimiz tamamıyla ortadan kaldırıldı!
Yıllardır dile getirdiğimiz tüm tepkilere rağmen hiçbir şey değişmedi, aksine durum kötüleşti.
Ülkemiz dışında uluslararası platformlarda, ülkemiz içinde Meclis’te, seçim dönemlerinde siyasi partilerden olan taleplerimizde dini özerkliğimizin iade edilmesi gerektiğini hep söyledik, söylemeye devam ediyoruz.
Ama devlet sorunlarımıza çözüm üretmek yerine görmezden geldi.
Çözüm şöyle dursun sorunlarımız her yıl daha da derinleşti…
Sanki daha büyük bir plan var, her yıl başka bir adımı hayata geçiriliyor.
11 Ekim 2024’te hiç alışkın olmadığımız bir provokasyon yaşandı.
O gün İskeçe, Gümülcine ve Dimetoka’nın tayinli müftü naipleri Cuma namazı vaktinde İskeçe’deki Çınar Camii’ne gelerek içeri girmek istediler.
O sırada camide bulunan cemaatimiz de “Bizim müftümüz içeride” diyerek Seçilmiş Müftümüz Mustafa Trampa’ya sahip çıkıp tayinli müftü naiplerinin camiye girmesini engellediler.
Açık bir provokasyon olan bu olayın ardından dört arkadaşımıza dava açıldı.
O gün tayinli müftü naiplerinin içeri girmesini engelleyen bu arkadaşlarımız “kamu görevini yerine getiren kişilerin işini yapmasına engel oldukları” ve “toplumsal huzuru bozdukları” iddiasıyla yargılanıyorlar.
İlginç olan davayı açan tayinli müftü naiplerinin kendisi değil Yunan devlet makamları, dava da bu nedenle kamu davası olarak görüşülüyor.
Ama Mart ayındaki duruşmaya Dimetoka tayinli müftü naibi katılmayınca dava 5 Haziran’a ertelendi.
Anlayacağınız üzere apaçık önceden yazılmış bir senaryo sahneye kondu…
Bugün geldiğimiz noktada ülkemizdeki hakim din olan Ortodoks Hristiyan Kilisesi ile diğer tanınmış dinler kendi dini liderlerini kendileri belirliyor, kendi dini yapılarını özgürce sürdürebiliyor; ama bizim uluslararası antlaşmalarla garanti altına alınmış haklarımız gasp ediliyor.
Yani burada asıl mağdur biziz!
Sözlerime son verirken, hakkında dava açılan dört arkadaşımıza seslenmek istiyorum:
Yalnız değilsiniz!
Arkanızda 150 bin kişilik bir toplumun desteği var!
Saygılarımla.
Halit Habip Oğlu
ABTTF Başkanı