Değerli okurlar,
İnsanoğlu doğuyor, yaşıyor ve vakti geldiğinde bu dünyadan göçüp gidiyor.
Hayatın değişmeyen kuralı bu.
Bundan kaçış yok.
Ama kaybettiğimiz kişi ailemizden biri, hele de insanın annesi olunca, bu gerçeği bilse de acısı başka oluyor.
Ben de kısa süre önce bu fani dünyaya gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm insanı, sevgili annem Refika hanımı kaybettim.
Annemi toprağa verirken bir kez daha gördüm ki toplumu toplum yapan yalnızca aynı yerde yaşamak değil.
Bizi birbirimize bağlayan örf ve adetlerimiz, komşuluğumuz, dostluğumuz, iyi günde olduğu kadar kötü günde de birbirimizin yanında olabilmemiz.
Yurt içinden ve yurt dışından akrabalarımız, dostlarımız, komşularımız, kurum ve kuruluşlarımız acımızı paylaştı.
Cenazemize gelen, telefonla arayan, mesaj gönderen, taziyelerini ileten herkese bir kez daha gönülden teşekkür ediyorum.
Anneciğime bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Mekanı cennet olsun, nurlar içinde yatsın…
Çok geçmeden benzer bir acıyı Gümülcine Müftümüz İbrahim Şerif de yaşadı. Kıymetli eşi Celile Şerif’i kaybetti.
Merhume Celile Hanım’a Allah’tan rahmet, Müftümüze ve ailesine bir kez daha başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
Fakat Celile Hanım’ın vefatının ardından yaşananlar bana bir kez daha şu soruyu sordurdu:
NEDEN?
Celile Hanım’ın ardından Gümülcine’de Yunanca yayımlanan Paratiritis tis Thrakis gazetesi son derece insani bir yazı kaleme aldı.
Onu siyasi tartışmaların içinden değil, yaşadığı mahallenin bir insanı olarak anlattı.
Bir komşu olarak...
Bir anne olarak...
Bir büyükanne olarak...
Gazetedeki yazı mahalledeki çocuklara lokma hazırlayan, onları gözeten, komşularıyla hayatı paylaşan Celile Hanım’ı anlattı.
Farklı dinlerden, farklı kimliklerden insanların aynı mahallede nasıl yan yana yaşadığını, birbirlerinin sevincini ve acısını nasıl paylaştığını gösteren sıcacık bir komşuluk hikayesiydi bu.
Üstelik bunu yazanlar Yunan ve Hristiyan komşularıydı.
Peki bunda garipsenecek ne var?
Üzülmek Müslüman ya da Hristiyan olmaya mı bakar?
Acı Türk ya da Yunan olmaya mı bakar?
Bir komşunun diğer komşusunun ölümüne üzülmesi için onunla aynı dili konuşması, aynı dine inanması, aynı kimliği taşıması mı gerekir?
Elbette hayır.
Ama ne yazık ki bu son derece insani yazı dahi siyasi bir tartışmanın içine çekildi.
Yazıda İbrahim Şerif için “seçilmiş müftü” ifadesinin kullanılması üzerinden gazete hedef alındı; komşuluk ve yas bir anda unutuldu.
Gündem gazetesi bu tartışmaya ilişkin çok güzel bir yazı yayımladı.
“Bir cenazenin ardından insanlığı hatırlamak; Ne yazık ki bazıları için bu bile fazla…” dedi.
İşte mesele tam da bu.
Şimdi ben soruyorum:
Hakikaten NEDEN?
Neden bir Yunan’ın Türk komşusuyla kurduğu dostluktan rahatsız olunuyor?
Biz aynı bölgede doğduk.
Aynı sokaklarda büyüdük.
Aynı çarşıdan alışveriş yapıyor, aynı kahvelerde oturuyor, aynı hastanelere gidiyor, aynı yolları kullanıyoruz.
Çocuklarımız aynı şehirlerde büyüyor.
Biz komşuyuz.
Biz aynı ülkenin vatandaşlarıyız.
Ülkemizi birlikte savunuyor, yaşadığımız bölgenin gelişmesi ve kalkınması için birlikte emek veriyoruz.
Birimizin başına bir felaket geldiğinde diğerimiz yardımına koşuyoruz. Yangında, selde, depremde kimse birbirine “Sen Türk müsün, Yunan mısın?”, “Müslüman mısın, Hristiyan mısın?” diye sormuyor.
Çünkü hayatın kendisi bize sürekli aynı gerçeği gösteriyor:
Biz birlikte yaşıyoruz.
Elbette sorunlarımız var. Batı Trakya Türk toplumu olarak yıllardır dile getirdiğimiz haklarımız, taleplerimiz, çözülemeyen meselelerimiz var. Bunları söylemekten ve demokratik yollarla haklarımızı savunmaktan da vazgeçmeyeceğiz.
Fakat haklarımızı savunmamız, komşuluğumuza engel değil.
Türk olmamız, Yunan komşumuzla dost olmamıza engel değil.
Hristiyan olmanız, Müslüman komşunuzun acısını paylaşmanıza engel değil.
Tam tersine, yüzyıllardır bu topraklarda birlikte yaşamış olmamız bize bunu öğretti.
O nedenle tekrar soruyorum:
NEDEN?
Benim cevabını aradığım soru işte bu.
Selam ve saygılarımla.
Halit Habip Oğlu
ABTTF Başkanı